Essay Yazmanın Sessiz Tarafı: Tuğba Esen ile Söyleşi

Tugba Esen Bio Fotograf 1

Tuğba Esen, gündelik yaşamın en sıradan anlarını bile ince bir mizah, derin bir gözlem gücü ve eşsiz bir samimiyetle harmanlayarak sanki birer edebi portreye dönüştürüyor. Yaşadığımız dönemin, insan davranışlarının ve göçmenlik gibi zorlu deneyimlerin röntgenini bu denli dürüst bir dille çeken yazarın bu essay serisi gerçekten tek kelimeyle süper. Okurken hem kendinizi bulacağınız hem de hayatın detaylarına başka bir gözle bakacağınız bu enfes yazıları kesinlikle okumanızı ve Tuğba’yı takip etmenizi tavsiye ederim. Şimdi daha fazla uzatmandan söyleşiye dalalım…

1. Yazılarınızın çoğu bir fikirden ziyade, küçük bir gözlemle ya da sıradan bir anla başlıyor gibi görünüyor. Bir Essay’e dönüşecek bu anları gündelik hayatın içinden nasıl ayırt ediyorsunuz? O anı yaşarken oraya bir şerh koyuyor musunuz? “Ben buradan daha sonra bir yazı çıkarırım” diye.

Bazen aynen öyle oluyor: Ben bunu yazarım, diyorum kendi kendime. Metrodaki, elinde kahvesiyle seyahat eden kadınla, kahve bardağıyla dilenen kadın arasında geçen diyalog gibi. Daha orada, onların önünde otururken yazı şekillendi kafamda. Bazen de yaşanan olayı bir arkadaşıma anlatmak için sabırsızlanıyorum, onu kafamda hikayeleştiriyorum. Essay’lerimde sözlü bir ifade tarzı var aslında. Birine anlatır gibi, hatta kimi zaman şikayet eder, söylenir gibi yazıyorum. Eskiden yaşayıp henüz hesaplaşamadığım veya bir şekilde üstesinden gelemediğim şeyleri sonunda kafamda bir yerlere oturtmak, onlara gülüp geçmek ve nihayet o hesabı kapatmak için yazdıklarım da var. Özetle, içimden geldiği gibi yazıyorum essay’leri. Yıllarca hep belirli bir çerçevede yazdım. Galeri, dergi ve gazetelerde çalıştım, editörlük ve yayın koordinatörlüğü yaptım. Bir nehir söyleşi kitabı yazdım. Basın bültenleri hazırladım. Bunların hep belirli kuralları, gereklilikleri vardı, ben de onlara uymak durumundayım. Belirli uzunlukta veya formatta olmaları gerekiyordu. 5n 1k’yı unutmamalıydım, konuları bana anlatıldığı gibi ve doğrulayarak aktarmalıyım. Essay’lerde bu tür kısıtlamalar yok, kafama göre yazıyorum, genellikle bir oturuşta başlayıp bitiriyorum metni. Sonra da eşim Martin Hinze’den yazı için bir illüstrasyon istiyorum. Kendi kendime gülüyorum. Belki de kimseyi ilgilendirmeyen konularda, teslim tarihi de olmadan, serbestçe yazmayı deneyimliyorum.

2. Metinlerinizde kişisel deneyimlerinizi paylaşırken samimiyet ile mahremiyet arasında bir denge var. Yazarken “buraya kadar anlatabilirim” dediğiniz sınırlar nasıl belirleniyor? Ben okur olarak bunun daha fazlası olduğunu sezinliyorum ama verdiğiniz kadarını da yeterli buluyorum. Bu bağlamda bazen kendinizi daha fazla açmak istediğiniz oluyor mu?

O sınırlar genellikle başkalarıyla ilgili konuları anlatırken ortaya çıkıyor. Berlin’de uzun süre yaşadığımız paylaşımlı evden daha çok hikaye çıkar aslında ama eski ev arkadaşlarımın mahremiyetini korumam gerekiyor. Veya Bulgaristan’daki AI ile üretilmiş mezar taşı hikayesinde de kimlikleri gizlemeliydim, çünkü o insanlarla mesleki bir ilişkimiz ve mahremiyet sözleşmemiz var. Bu tür hikayeleri sadece anonim olarak, öznelerinin kimliklerini açığa çıkarmadan anlatabilirim. O mezar taşı yazısını Berlin’de okuduğumda bana gelen ilk soru böyle bir hikayeyi paylaşma iznimin olup olmadığıydı mesela. Kendimle ilgiliyse istediğimi anlatırım, ancak bu seride çarpıcı metinler yaratmak istiyorum, belki okurken hissettiğiniz sınır oradan geliyordur. Metni nerede noktalarsam daha kuvvetli bitiririm? Okuyanda yazdıklarımın ötesine dair merak uyandırabilirsem belki bir sonraki essay’imi de okur, onunla sürekli bir ilişkimiz olur. Her essay’in altında “önceki” ve “sonraki” tuşları var. Ben bu metinleri en başından beri bir seri olarak düşünüp kurguladım, o yüzden okurun tek bir yazıyı okuyup siteden ayrılmaması, öncesine ve sonrasına da bakması benim için önemli.

3. “My Unasked Opinion About AI” isimli Essay’de teknoloji üzerine konuşurken bile aslında insan davranışlarına odaklanıyorsunuz. Yeni teknolojiler hakkında düşünürken sizi en çok ilgilendiren şey insanların ona verdiği tepkiler mi? Teknolojinin gidişatı üzerine paylaşılan distopik düşüncelere katılıyor musunuz?

Bu yıl Margaret Atwood’un “Kalp Gidince” isimli romanını okudum, okumaz olaydım. Romanda bir takım teknolojik ve toplumsal gelişmeler sonucunda işsiz ve evsiz kalan bir çiftin yaşadıkları anlatılıyor. İçerisine düştükleri çaresizlik, çifti alternatif bir ekonomik model üzerine kurulu, kapalı bir toplumda yaşamaya itiyor. Ancak orada da yeni ve akıl almaz şekillerde sömürülüyorlar. Ben şu anki gidişatımızı buna benzetiyorum; ama evrensel temel gelir modelini benimseyerek geleceğimizi potansiyel bir distopyaya dönüşmekten kurtarabileceğimizi düşünüyorum. Hatta o zaman bir ütopyada bile yaşayabiliriz. Karamsar biri değilim, AI’la ilgili uzun uzun yazacak bilgiye de sahip değilim. AI yaşamımızda ve özellikle çalışma hayatımızda köklü değişimlere yol açacak, Sanayi Devrimi’nde olduğu gibi. Ancak onun birkaç yıla sönmeye başlayacak balon bir tarafı da olduğunu düşünüyor ve umuyorum. Kendi adıma AI kullanımıyla bazı önemli yeteneklerimi kaybetmekten korkuyorum; bir soru sormak, bilgiyi aramak, süzmek ve işlemden geçirmek gibi. Veya bir yolu, gelecek randevumu hatırlamak… En önemlisi de yazmak. Kendim bu yetilerimi kaybetmek istemediğim gibi, artık bu yeteneklere sahip olmayan insanlarla çevrili olmak da istemem.

4. Yazılarınızın önemli bir kısmında hafif bir mizah ve kendinizle dalga geçebilme hali var. Kendinizi fazla ciddiye almamak bilinçli bir yazarlık tercihi mi?

Kendimi fazla ciddiye almamam, genel tavrımla ilgili. Bir arkadaşım kariyerinde önemli bir eşik atladıktan sonra sosyal medya üzerinden anne babasına teşekkür etmişti onun “böyle bir insan olmasına” yardım ettikleri için. Bu bana tuhaf gelmişti, belki de ben olamadım “öyle bir insan.” Anne babama dümdüz insan yetiştirdikleri için mi teşekkür etsem ben de? Başkalarını ne kadar güldürüyorum bilmiyorum ama ben kendi kendime gülüyorum bazen, mizahi bir tarafım var bence. Halalarım komiktir benim mesela. 80 yaşında kadınlar, hala ne zaman bir araya gelsek beni güldürürler, alaya alırlar. Belki ben de onlara benzedim, hatta onlara teşekkür ederim.

5. “Love Letter to My Child” isimli yazıda çok kişisel bir duygudan yola çıkıp okurun kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir noktaya ulaşıyorsunuz. Bir yazının yalnızca size ait olmaktan çıkıp başkalarına da dokunduğunu ne zaman hissediyorsunuz?

Dünyanın farklı yerlerinden sayısız ebeveynle birçok ortak duyguda buluştuğumuza inanıyorum. Çocuklarımızı çok seviyoruz, hatta hayranız onlara, onlarsız bir hayat düşünemiyoruz ama bazen yavrularımız canımıza okuyorlar. Hatta sık sık suyumuzu çıkarıyorlar. Ben anne olmadan önce yorgunluk nedir bilmezmişim. Dinlenmek, kendime zaman ayırmak daha önce hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Çoğu anne babanın benim gibi hissettiğini düşünüyorum. Belki klişe olacak ama, bir yazı yayımlandığı anda bana ait olmaktan çıkıyor aslında. Benim anlattığım bir şey var ama bir de okurun anladığı var ve o, ona ait. Yazılarımın çoğu gazete ve dergilerde yayımlandı. Hangimiz o mecralarda okuduğumuz metnin yazarına bakıyoruz veya yazarın ismini hatırlıyoruz ki? O yazılar aynı zamanda öznelerine de ait, telif ücretini ödeyen kurumlara da, söyleşi veren kişilere de.

6. Yazılarınızda sık sık kesin cevaplar vermek yerine çelişkileri ve kararsızlıkları olduğu gibi bırakıyorsunuz. Sizce iyi bir essay okura cevap mı vermeli, yoksa yeni sorular mı bırakmalı?

Bence yazar ne istiyorsa onu yapmalı, sonra da güvendiği editörünün tavsiyelerine kulak vermeli. Benim essay serim tam da çelişkilerden ve arada kalmışlıklardan yola çıkıyor aslında. Hayatımdaki birçok şeyin cevabını bulamadığım gibi o metinlerde ortaya attığım soruların da cevabını bulamıyorum bazen. Bu seriyi kendi web sitemde yayımladığım için maalesef bir editörüm yok, ancak bir gün oturup biriyle üzerlerine konuşmak isterim. Hatta okurlardan geri bildirim gelirse çok sevinirim. Son yıllarda okuduğum bazı kitaplarda ya zoraki bir son yazma, sadede gelme çabası ya da kurulması gereken bağlantıları, bağlanması gereken sonları açık bırakma eğilimi görüyorum. Bu bana kitap üzerindeki editoryal çalışmanın eksikliğini gösteriyor. Artık birçok yayınevi, editörlüğü tashih ile sınırlandırıyor; kurgu ve içerik üzerine kafa yormaya, yazarla gelgitli diyaloglara girmeye alan ve zaman tanınmıyor. Bu durum da ortaya çıkan ürünlerde kendini belli ederek bitmemiş kitaplar okumamıza yol açıyor.

7. Bir yazınızı yıllar sonra tekrar okuduğunuzda, “Bugün bunu farklı yazardım” dediğiniz oluyor mu? Yoksa o metinleri yazıldıkları dönemin düşünsel fotoğrafı olarak mı görüyorsunuz?

Genellikle dönüp tekrar okumuyorum yazılarımı, özellikle de yayımlanmış yazılarımı. Çünkü hepsinde degiştirmek istediğim yerler olurdu. Eski yazılarımda yazım ve ifade yanlışları bulmaktan çok korkuyorum. O yüzden de tekrar dönüp bakamıyorum. Ben çok sayıda söyleşi yaptım. Muhtemelen o söyleşiyi veren kişiler de çok farklı cevaplarlardı bugün sorularımı. Bir yazı veya anlatının üretildiği ana ait olan bir tarafı var ve o taraf da korunmalı. Bazen birlikte çalıştığım yazarlara metinle bir an önce vedalaşıp daha fazla onun üzerine düşünmemelerini tavsiye ediyorum. Bir kitabı yazmayı bir yılda tamamlamışlarsa, en başa dönüp yazdıklarına tekrar baktıklarında tabii ki bir sürü şeyi değiştirmek isterler. Ancak bazen o ilk versiyonu korumak da önemli. Bir şeyi anlatmanın sınırsız yolu var, ve biz içlerinden birkaç tanesini seçerek oluşturuyoruz metinlerimizi. Bir yerde diğer ihtimallerle vedalaşmamız gerekiyor.

8. Essaylerinizde sık sık kendinizi de inceleme nesnesi haline getiriyorsunuz. Başkalarını gözlemlemek mi daha kolay, yoksa dürüstçe kendinizi gözlemlemek mi?

İkisi de kolay degil bence. Kendimi başkalarından daha iyi tanıyorum. Bu da kendimle ilgili anlatacaklarımı belirli bir çerçeveye sığdırmamı zorlaştırıyor. Çok şey biliyorum çünkü, anlatabileceğim çok şey var. Başkalarıyla ilgili gözlemlerimse kesit kesit. Bunların aktarımı daha pratik olsa da, bazen elimde yeterli veri olmuyor, bir de daha önce bahsettiğim gibi bu hikayelerin bana olduğu kadar onların öznelerine de ait olma durumu var. Yazmak bana göre genel olarak zor bir iş. Bazen uzun molalar vermek durumunda kalıyorum, devreleri yakıyorum. Ama yazmayınca da bir tarafım hep eksik oluyor.

9. Öykülerinizi okuyanlara Tuğba Esen hakkında biraz daha biyografi dışı nasıl bir bilgi verebilirsiniz?

Ben 2017’de Almanya’ya göç ederek çocukluktan beri hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirdim. Fakat bu adımla aynı zamanda kendi kendime de bir sağlam bir çelme takmış oldum. Kariyerim tökezledi, bocaladım, benliğimle ilgili kafa karışıklığı yaşadım, kendime öfkelendim, depresyona girip çıktım… Galiba şimdi iyiyim. Hayatın önüme çıkardığı seçenekleri değerlendirmeye çalışırken artık hedefledigim şeyleri elde etmek icin tırmalayacak, çabalayacak gücü de buluyorum kendimde. Bugünlerde yazılarımla, kendisini hayatının bir döneminde benim bulunduğuma yakın yerlerde bulmuş kişilerle buluşabilmeyi hayal ediyorum.

Web sitesini ziyaret et Instagram ile takip et

berlin · çağdaş yazarlar · deneme yazısı · editörlük · essay · essay yazarlığı · göç · kişisel anlatı · Tuğba Esen · Tuğba Esen röportajı · Tuğba Esen söyleşi · yapay zeka ve yazarlık · yaratıcı yazarlık · yazma pratiği